Tarihsel süreç içinde felsefenin düşünsel yolculuğu, kritik dönemeçlerden geçmiş ve zenginleşmiştir. Birbirinden farklı felsefi gelenekler ve kültürler, tarihin bazı dönemlerinde etkileşim alanları oluşturarak yeni felsefi sistemlerin ve düşüncelerin doğmasına olanak tanımıştır.
Birbirinden farklı entelektüel ve kültürel sistemlerin belirli bir coğrafyada etkileşime girerek, etkileşime giren kültürlere indirgenemeyen yeni entelektüel ve kültürel alanlar oluşturmasıyla oluşan zemine “entelektüel ve kültürel etkileşim alanı” diyorum (intellectual and cultural interaction zone).
Bunun en güzel örneğini, İslam Felsefesi’nin ortaya çıktığı Yukarı Mezopotamya, Mezopotamya ve Yakın Doğu’yu içine alan bölgede görebiliriz. Yukarı Mezopotamya ve Mezopotamya’da oluşan İslam’ın kelami düşünce akımları ile bu bölgede çeviri faaliyetleri sonucu oluşan Aristotelesçi ve Platoncu gelenek, yine Yakın Doğu’da İskenderiye’de gelişen Neoplatonculuk, 9. ve 10. yüzyılda bir araya gelmiştir. Bu gelenekler; bilgi, dil ve kültürel bağlamlarda zengin bir düşünsel gelenek olarak etkileşerek İslam felsefesinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamışlardır.
Eski Yunan felsefesinin geleneği ve Neoplatonculuğun mistik düşünceyle temellenmiş sudûr teorisinin kavramları, bu coğrafyada konuşulan dil olan Arapça’nın zengin ifade kapasitesi ile birleşmiştir. Bu birleşme, yeni kavramların ve bu kavramlarla ortaya çıkan yeni bir felsefi dilin oluşmasına olanak tanımıştır. Bu durum, yeni bir felsefe dili anlamına gelmektedir.
Bu etkileşim alanında ortaya çıkan zengin düşünsel tartışma alanı, Gadamer’in “ufukların kaynaşması” kavramı açısından da ele alınabilir. Hans-Georg Gadamer’in hermeneutik felsefesinin kilit kavramlarından biri olan “ufukların kaynaşması” (Horizontverschmelzung), en temelde, bir metni, bir sanat eserini veya başka bir kültürel ifadeyi anlama sürecinde, yorumcunun kendi “ufku” ile metnin veya eserin “ufkunun” karşılıklı etkileşimini ve bütünleşmesini ifade eder.
Gadamer’e göre “ufuk”, bir kişinin belirli bir tarihsel ve kültürel konumdan dünyaya baktığında görebildiği, anlayabildiği ve değerlendirebildiği her şeyin sınırlarını ifade eder. Dolayısıyla, her bireyin ve her tarihsel dönemin kendine özgü bir “anlama ufku” vardır. Bu, sabit ve kapalı bir sınır değil, sürekli genişleyebilen ve değişebilen bir perspektif alanıdır. İşte bu noktada “ufukların kaynaşması” devreye girer: Anlama, yorumcunun kendi ufku ile metnin veya “öteki”nin ufkunun diyalektik bir süreçte kaynaşmasıyla gerçekleşir.
Gadamer’in “ufukların kaynaşması” fikrinin zemininin ise “düşünsel ve kültürel etkileşim alanı” olduğunu ifade ediyorum. Bu alan, kendisini etkileşimde meydana gelen yeni kavramda gösterir. Bunun en güzel örneğini, Aristoteles’in insan için kullandığı “akıllı hayvan” (ζῷον λόγον ἔχον – zoon logon echon) kavramının İslam Felsefesi’ndeki “nâtık hayvan” olarak kullanılması örneğinde görebiliriz. Her ne kadar “logos” kavramında içerilen anlamlardan biri “söz” olsa da İslam filozofları bu kavramı “akıllı hayvan” olarak değil, özellikle konuşmaya vurgu yapan ve “nutk” kökünden gelen “nâtık” kavramı ile ifade etmişlerdir. Çünkü “nâtık” kavramında akıl ve konuşma birlikte içerilmekte, ancak kavramın doğası gereği konuşma yetisi ön plana çıkarılmıştır. Bu durum, insanı hem rasyonel hem de dil felsefesi açısından değerlendirme olanağı tanımıştır.
Bu kavramı kullanan filozoflardan biri olan Farabi, eserlerinde –örneğin Kitâbü’l-Hurûf‘ta– yaptığı kavram analizlerine dilsel anlamdan başlamış, sonra kavramı felsefi alana taşımıştır. Kavramın bu düşünsel yolculuğu dil içerdiğinden, bu kez kendi kültürünün dilsel ve tarihsel zenginliği de kavramın kendisine eklemlenmiş; böylece kullanılan kavramın kendisinde ufuklar kaynaşarak entelektüel ve kültürel etkileşim alanında ortaya çıkan, insana dair yeni bir anlama zemini yeşermiştir. Artık “nâtık hayvan” kavramı, ne tam anlamıyla Aristoteles’e ne de Arapça’nın ifade ettiği “nâtık” kelimesine indirgenebilir olmayan, yeni bir düşünceyi kavramın kendisinde meydana getiren düşüncenin temelini atmıştır. Buna “sentez” demek yeterli olmayabilir; çünkü sentez süreci, sentezleme sonucu sona erer ancak etkileşim sürekli devingen ve yaratıcıdır. Kavram, “nâtık” kelimesinde tamamlanmış görünse de etkileşim devam ettiğinden, kavramın içeriği onu değerlendiren her filozofta yeniden şekillenmekte ve üretilmektedir. Bu çerçevede, insanı anlama çabası da süreklilik kazanmaktadır.
Açıktır ki felsefenin tarihsel gelişimi; kültürden, dilden ve coğrafyadan bağımsız düşünülemez. Düşüncelerde içerilen kültür ve coğrafi zemin, felsefi anlamda başka kültürlerle etkileşime girdiğinde (intellectual and cultural interaction zone), kendini kavramda gösteren ve bu kavramın derinliklerinde yankılanan zengin bir içerik oluşturur. Bu içerik, statik değil; etkileşim devam ettiği sürece dinamik ve devingendir. “Nâtık hayvan” örneği, bunu en iyi örneklendiren kavramların başında gelmektedir.
MURAT KAVAK – 2025

YORUMLAR