GİRİŞ
Tarih boyunca insanoğlunun hakimiyet kurma ve egosunu besleyen güvenli bir alan oluşturma fikri asla son bulmamıştır. İlkel hayattan toplumsal yaşam anlayışına geçilen Geç Taş Devri sürecinden bu yana –güç, akıl, hammaddeye yakınlık, su kaynağına sahiplik- gibi fırsatlara sahip olanlar bu hakimiyet vasfını daima ellerinde tutmaktadır. Bu vasıf ilerleyen çağlar boyunca birçok yardımcı unsur ile –silah, coğrafi üstünlük, ekonomik güç- kendisine klanlar, devletler ve imparatorluklar edinmeye başlamıştır. İlk dönemlerde tamamen somut bilek gücüne dayalı olan bu vasıf zamanla yanına beyin gücünü de alarak ayakta kalabileceğini anlamıştır. Bu durum fikir ve strateji yeteneği ile harmanlanmış akıllı beyinlerin, liderlik ve koruyuculuk sıfatlarına ‘’efendi’’ kavramının da eklenmesini sağlamıştır.
Efendi kavramı oldukça şaşalı bir yapıya sahip olsa da yeterli bir şekilde beslenmez ise içinin hızla boşalma riski olan bir kimliğe sahipti. Dönemin efendileri ellerine geçirdikleri bu gücün kaybolma riskinin farkına vararak oldukça akıllı davranmalarına rağmen çoğu zaman bu kavramın ağırlığı altında çaresiz kaldılar. Bu durum da üzerlerine giydikleri bu sıfatın tek başına pek bir anlam ifade etmediğini, bu gücü muhafaza edebilmek için hem halkına hem de düşmanlarına ‘’sağlam bir otorite’’ ile kimliğini kabul ettirmesi gerekliliğini gösterdi. Bu zorunluluk da tıpkı efendi sıfatını taşıyamayan birçok lider gibi nicelerini yok ederek, tarih sahnesinden silinip gitmelerine neden oldu. Otorite kavramını doğru şekilde ve doğru müttefiklerle kullanabilenler de dünya tarihinde doğru ya da yanlış birçok icraat ile yerlerini aldılar.
Efendi anlayışından, otorite sahibi lider kavramına evirilen yöneticiler bu gücü ellerinde tutabilmek adına birçok yola başvurdu ve bu minvalde başladıkları yer ile geldikleri yer arasında siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik ve en önemlisi de dini anlamda çok büyük farklılıkların ortaya çıktığı görüldü. Bu anlayışın ve değişimin ilk günden bu yana birçok örnek ile tarihte yerini aldığı görülse de; bu durumun en önemli ve en anlaşılır örneklerinin başında Orta Çağ Avrupa’sı siyasi kimliği ile Katolik Kilisesi’nin ruhani ilişki sürecinin olduğu su götürmez bir gerçektir. Çalışmamızın da çıkış noktasını oluşturan bu dönemin sahip olduğu otorite kavramı üzerinden başlayarak, bu kavramın içinin dönemsel siyasi ve sosyal oluşumlar ile nasıl doldurulduğu ve bu kavram ekseninde Katolik Kilisesi örneği çatısında tarihin en önemli siyasi olaylarından biri olan Haçlı Seferleri fikrine evirilmesine, bu sürecin Avrupa kimliğinde ortaya çıkardığı değişimleri ve insanların somut sosyo-ekonomik kriterlerinin soyut kimlikler ile nasıl yönlendirildiği anlatılmaya çalışılacaktır.

-
Otorite Kavramı
Otorite kelimesi her ne kadar kesin ve güçlü bir etimolojiye sahip olarak görülse de, anlamsal bakımdan bu denli kesin bir yapıya sahip değildir. Birçok toplum bilimci ya da siyasetçi tarafından farklı anlamlarda kullanıldığı göze çarpmaktadır. Kelimenin etimolojik kökenine indiğimizde; “Authority” kelimesi ve aynı kökten gelen “author” hakkı veren, yaratan, üreten anlamında yazar, “authentic” otantik, sahih, aslına uygun, “authorative” otoriteye dayalı, otoriteye dayalı bir kaynaktan gelen ve “authorize” belli bir erkin havale veya devir edilmesi gibi kelimelerin kendi zaman ve toplumsal şartlarına münhasır uzun ve karmaşık bir yapıya sahip oldukları görülmektedir. [1] Richard Sennett’ göre ise: ‘’ Bir otoritenin ne olduğu konusunda herkesin sezgisel bir düşüncesi, bu düşünceyi tanımlamak ne kadar zor olsa da vardır.’’[2] Burada da görüldüğü gibi otorite bakılan tarafa göre değişiklik gösterme kimliğine sahiptir. Psikanalist Gerard Mendel ise otorite kavramına şu şekilde bakmaktadır: ‘’ fiziksel zorlama olmaksızın ve taleplerini tartışmaya ya da haklı göstermeye çalışmaksızın, gönülden itaat ettirme yolu.’’[3] Mendel’in tabiri ise otoritenin tamamıyla otoriteyi uygulayanın değil otoriteye maruz kalanın kararı olduğu yönündedir. Bu bağlamda kavramın bir bakıma toplumsal sürecin işleyiş farklılıklarına göre ortaya çıktığı söylenebilir. Otorite kavramını daha kesin sınırlara yerleştirebileceğimiz sözlük anlamında da; ‘’Yaptırma, yasak etme, emretme, itaat ettirme hakkı veya gücü; yetke, sulta, velayet ‘’ ya da ‘’Siyasi ve idari güç’’[4] şeklinde verilmektedir. Genel kanıya bakıldığında güç ve itaat kavramları ekseninde bir tanımlama görülmektedir. Diğer taraftan ise kesin bir tanımlama yapılamamasının en önemli nedeni olarak otorite kavramının kendi içinde başlıklara ayrılmasıdır. Bu durumu ortaya atan Birch’in de belirttiği gibi; ‘’otorite kavramının analizindeki güçlükler kısmen ‘siyasal otorite’, ‘ahlaki otorite’, ‘kutsal otorite’, ‘ebeveyn otoritesi’ ve benzeri otorite kavramları arasında çok önemli farklılıklar olmasından kaynaklanmaktadır. Farklılıklar o denli belirgindir ki, sadece ‘otorite’ kavramını tanımlamak bile otoritenin bu farklı tiplerini tanımlamaktan daha zordur.’’[5] Bu anlatımı destekleyen ve daha da geniş bir konumda sunan diğer bakış açısı da Kojeve’ye aittir. Kojeve için otorite bir nevi değiştiren ve maruz kalan ilişkisidir, şeklinde ifade edilmiştir. Yine Kojeve’ye göre: ‘’ Değişimin, eylemin olduğu yerde otorite vardır. Ancak karşı eylemde bulunabilen, yani otoriteyi temsil eden şey ya da kişiye bağlı olarak değişebilen şey üzerinde otoriteye sahip olunur. Ve hiç kuşku yok ki otorite değiştirene aittir, değişime maruz kalana değil. Otorite özsel olarak etkindir, edilgen değil.[6]
Otorite kavramı ile alakalı yapılan bu tanım ve düşünceler içerisinde görülen önemli bir kısım otoritenin tek başına anlamlandırılamayıp belirli başlıklarla desteklenmesi ve irdelenmesi yönündedir. Bu irdeleme tarihsel süreç içerisinde yapıldığında otoritenin güç kelimesinin tamamlayanı ve özdeşi olduğu görülmektedir. Haliyle bu iki kavramın süreç içerisinde izinin sürülmesi zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
Güç kavramının tarih boyunca birçok kez el değiştirdiği ve iki başat aktör arasında kimi zaman büyük bir kavga kimi zaman ise sıkı ve umutsuz bir dostluğa dönüştüğü görülmektedir.. Bu iki aktör az önce de bahsedildiği gibi fail ve maruz kalan olarak karşımıza çıkmaktadır. ‘’Bu ikili, Hegel teorisi olarak bilinen anlayışa göre, efendi ve köle ya da galip ve mağlup olarak da anılmaktadır.’’[7] Bu teoride yer alan efendi ve köle kavramları otorite kavramı ile özdeşleşleştiğinde; bu duruma en iyi örneğin seküler otorite ile ruhani otorite arasındaki mücadele olduğu söylenebilir. Özellikle Orta Çağ Avrupa tarihinin dinamikleri göz önüne alındığında bu mücadelenin en anlaşılır örneği ortaya çıkmaktadır.
#Otorite #OrtaÇağAvrupası #KatolikKilisesi #HaçlıSeferleri #Tarih #Güç #DinVeSiyaset #ToplumsalDeğişim

-
Tanrısal Otorite
Jean Calvin’e göre: ‘’Kaynağını Tanrı’dan almayan görkemli bir otorite düşünülemez. Aslında anlatılmak istenen, otoritenin, kendini uygun ‘yetki alanı’ ile sınırlandırdığı sürece Tanrı’nın haşmetiyle ve saygınlığıyla donatmasıdır. Ama yetkililer otorite sınırlarının dışına çıkarsa soygunculara, gaspçılara ve yağmacılara benzemeye başlarlar.’’[8] Jean Calvin Tanrısal Otorite kavramını bu şekilde anlatmaktadır. Bu anlayışa bakıldığında Tanrı üstünlüğü ve kanunları olmadan normal ve düzenli bir hayat yaşanamaz. Bu anlayış bir yandan da efendi anlayışına uygun aktör olan kilisenin meşruluğunun da göstergesidir. Tanrısal Otorite en üstün olan ise onu işleyebilecek ve anlatabilecek olanda haliyle onun kadar tanrısal olmaktaydı. Tanrısal Otorite, otorite kavramını bir üst sınıfa taşıyan bir ibaredir. Otoriter olmak isteyen adına kurulması en kolay ve etkisi en geniş olan otorite şeklidir. Otoriter kimliğine bürünen için doğru kullanıldığında büyük başarı elde edilmesi anlamına gelmektedir. Otoriter için en büyük sorun olabilecek başarısızlık anlarında ‘’savaş, afet, kıtlık, salgın…’’ tüm sorumluluktan kurtulabilme hatta yönetilenleri otoriteye daha da bağlama şansına sahiptir. Otoriterin doğru bir deyiş tarzı ve kararlı bir ses tonu ile ‘’Tanrı böyle istedi’’ demesi yeterlidir. Bu durumun en etkili örneğini Haçlı Seferleri sloganı olarak Papa Urbanus tarafından Clermont’da söylenmişti.[9]
Katolik Kilise’nin otorite anlayışını irdelemek tanrısal otorite kavramının anlamını daha da derinleştirecektir. Papa Urbanus’un Clermont’da söyledikleri kilisenin yüzyıllara yaydığı siyasal hegemonik teolojisinin dönemsel tepkilerinden sadece biriydi. Tıpkı hiç sönmeyen içten içe yanan bir yanardağın asırlarca ara vererek peyderpey lav püskürtmesi gibiydi. Bu yanardağ bekler bekler ve tam zamanında lavlarını püskürterek kimi zaman bir uygarlığı ortadan kaldırır ve o dünyanın yaşamını baştan aşağı değiştirirdi. Kilisede bu bağlamda gerekli gördüğünde gücünü ve etkisini göstermek isteyen bir yanardağ rolü oynamaktaydı.
Kilise otoritesi o denli yüksek ve karar verici bir halde görülmekteydi ki; kendine tabi olan insanların bedensel olarak dünyada var oldukları doğrusuna karşın ruhlarının tamamen kiliseye ait olduğu fikrine inandırmaktaydı. Hatta bu kanıyı ileri götürerek ruhun kiliseye doğru ve yeterli bir hizmet sunabilmesi adına bedensel özveriyi de talep etmekteydi. Kısacası bedenin aslında ruhun kölesi olduğu anlayışından yola çıkarak, bedeninde kilisenin emrinde olması tezine ulaşırdı. Katolik Kilisesi oluşturduğu ruhani kölelik-bedensel hakikat-zihinsel bağlılık üçlemesini gayet yerinde kurgulayarak Orta Çağ Avrupa’sının tek hakimi konumuna gelmekteydi. Bu durumun bir diğer açıklaması Katolik kilisenin ruhani otoritesini kurmaya çalışmasından asırlar öncesinde yaşamış filozof Arıstoteles’e aittir. Aristoteles’e göre, Efendinin köle üzerinde bir otorite uygulamaya hakkı vardır. Çünkü o öngörebilir, kölenin kafasında sadece dolaysız ihtiyaçları vardır ve kendini sadece onların kılavuzluğuna bırakır. Bir başkası kadar iyi ve uzağı göremediğini fark eden, kendini kolayca onun tarafından yönetilmeye veya onun rehberliğine bırakır.[10] Kilisenin bu durumu oluşturmak adına yoğun bir çaba içerisinde olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu mücadelede karşısında durabilecek hiçbir gücün olmadığını da kanıtlamalı ve bu duruma tüm ‘’toplumu’’ inandırmalıdır. Bu bağlamda kimi zaman karşı karşıya gelme ihtimali olan seküler otoriteye karşı da üstünlüğünü kabul ettirmek zorundadır. Bu durumun en kolay yolu olarak çoğu zaman sapkınlık meselesi ön planda tutulmuştur. Kiliseye göre: Sapkınlara karşı mücadelede seküler otorite asla kesin sonuca ulaşamaz. Zor kullanmak asla sapkınlığı engelleyemez. Sapkınlığı engelleyebilmek adına başka bir beceri gereklidir. Bu kılıç ile verilebilecek bir savaş değildir. Burada Tanrı Sözü’nün savaşması gerekir. O kazanamazsa seküler güç asla kazanamaz isterse dünyayı kana boğsun.[11] Kilisenin burada uygulamaya çalıştığı düstur tamamıyla kutsal kitaba uygun hareket etme amacını benimsemektedir. Tıpkı Pavlus’un Korintliler’e bu notunda olduğu gibi. ‘’Çünkü savaşımızın silahları insansal silahlar değil, kaleleri yıkan tanrısal güce sahip silahlardır. Safsataları, Tanrı bilgisine karşı diklenen her engeli yıkıyor, her düşünceyi tutsak edip Mesih’e bağımlı kılıyoruz.’’[12] Bu örneklerle de görülmektedir ki, kilisenin tek amacı itiraz edilemez olan Tanrısal Otoriteyi başat kılmaktır.
NOT:
Yazımıza 2. yazı ile devam edeceğiz. Takipte kalın…
KAYNAKÇA
[1] Bal, Hüseyin, Siyaset Teorisinde ‘’Otorite’’ Kavramı, – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/2 2014,249
[2] Kutluay, Ferhat, Siyasal Otorite Kavramının Tarihsel Seyri, Nişantaşı Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 7(2) 2019
[3] A.g.e
[4] tdk
[5] Bal,2014,248
[6] Kojeve,Alexander, Otorite Kavramı, Alfa Basım, 2020, sy.13-14
[7] A.g.e
[8] Calvın Jean, Seküler Otorite Sivil Yönetim, çev. Yılmaz, İsmail Hakkı, Pinhan Yayıncılık, İstanbul 2016, sy.30
[9] ÇELEBİ, Niyazi Okan, Kılıç Kuşanan Propaganda: Haçlı Seferleri Fikrinin Doğuşu, Orta Çağ Dünyası, Berikan Yayınları, sy.62
[10] Kojeve,Alexander, Otorite Kavramı, Alfa Basım, 2020, sy.27
[11]Calvın Jean, Seküler Otorite Sivil Yönetim, çev. Yılmaz, İsmail Hakkı, Pinhan Yayıncılık, İstanbul 2016, sy.104-105
[12] Carson D.A, Moo Douglas, Yeni Anlaşmaya Giriş, çev. Akpınar, Kayra, Haberci Yayıncılık, İstanbul 2008, sy. 410
