GİRİŞ: TARİHSEL KURGU, DÜŞÜNSEL AĞ
Umberto Eco’nun çağdaş klasikler arasına giren Gülün Adı (Il nome della rosa) adlı romanı, yalnızca bir Orta Çağ polisiyesi olarak değerlendirilmemelidir. Eco, bu eserinde tarihsel olayların, dini tartışmaların ve felsefi gerilimlerin çok katmanlı bir yapısını kurar. Roman, 14. yüzyıl Avrupası’nda, Hristiyan dünyasının dönüşüm sürecinde bir manastırda geçen cinayet soruşturmasına odaklanır. Eco, bu mekân üzerinden bir dünya yaratır: Bu dünya hem karanlıkla aydınlık arasında salınan bir metafor, hem de yüzyıllar süren felsefi tartışmaların taşıyıcısıdır.
Romanın merkezindeki karakter William of Baskerville, Sherlock Holmes tipi bir dedektif figürü olduğu kadar, aklın ve mantığın Orta Çağ karanlığına karşı verdiği entelektüel direnişi temsil eder. Eco’nun göstergebilimci kimliği, romana hem yapısal hem de semantik derinlik kazandırır.
Gülün Adı, yalnızca “bir gülün adını” değil; bir çağın düşünsel kodlarını çözmeye çalışan bir metindir. Göstergelerin ve anlamların iç içe geçtiği, adla şeyin bağının tartışmalı hale geldiği bir düşünsel labirent sunar.
AKIL VE İNANÇ ARASINDA: ORTA ÇAĞ’DA BİR MANTIK DEDEKTİFİ
William of Baskerville, Aristotelesçi mantıkla donanmış, sistemli düşünceyi ve gözleme dayalı çıkarımı merkeze alan bir figürdür. Onun yöntemi deney, gözlem ve akıl yürütmeye dayanır. Bu yönüyle, Orta Çağ’da hâkim olan dogmatik inanç anlayışına karşı akılcı bir karşı duruşu temsil eder.
William’ın cinayetleri çözme biçimi, sadece dedektiflik değil; aynı zamanda bir çağın entelektüel iklimini yorumlama çabasıdır. Eco, bu karakter üzerinden, inançla akıl, vahiy ile felsefe arasındaki çatışmayı sahneler.
Manastırda işlenen cinayetler yalnızca bireysel suçlar değildir; aynı zamanda düşüncenin, sorgulamanın ve bilgiye ulaşmanın önüne çekilen perdeyi temsil eder. William bu perdeyi aralamaya çalışan figürdür. Onun dedektifliği, sadece failin izini sürmek değil, aynı zamanda çağın zihinsel haritasını anlamlandırma çabasıdır.
BİLGİ, KONTROL VE İKTİDAR: KÜTÜPHANE BİR SİYASETTİR
Gülün Adı’nın en dikkat çekici simgesel mekânı kuşkusuz manastırın içindeki devasa kütüphanedir. Bu yapı, yalnızca bilgi depolama alanı değil; aynı zamanda bilginin nasıl kontrol edildiği, saklandığı ve yönlendirildiği üzerine kurulmuş bir iktidar düzenini temsil eder. Kütüphanenin labirentvari yapısı, yalnızca fiziksel bir karmaşayı değil, bilginin erişilemezliğini ve gizlenmişliğini de simgeler.
Yasaklı kitaplar, özellikle Aristoteles’in kayıp Poetika’sının ikinci cildi, yalnızca bir metin değil; otoritenin korkularını ve sınır çizme gayretini yansıtır. Manastırın yaşlı kütüphanecisi Jorge, bu kitabı gizleyerek kahkahanın, eleştirinin ve sorgulamanın toplumdan uzak tutulmasını amaçlar. Çünkü bilgi, iktidarın mutlaklaştırılması için denetlenmelidir.
Eco burada, bilginin nötr olmadığını, her bilginin bir iktidar ilişkisi içinde üretildiğini, dağıtıldığını veya bastırıldığını gösterir. Michel Foucault’nun “bilgi-iktidar” ilişkisine dair düşüncelerini hatırlatan bu yapı, Orta Çağ manastırının duvarları arasında şekillenen bir epistemolojik politikayı gözler önüne serer.
Dolayısıyla kütüphane, yalnızca entelektüel bir arşiv değil; aynı zamanda ideolojik bir aygıttır. Bilginin nasıl ve kimin tarafından okunabileceği, sadece bireysel özgürlük değil, aynı zamanda bir çağın entelektüel sınırlarını belirler.
KAHKAHA VE KORKU: BİR FELSEFİ DİRENİŞ HATTI
Romanın bir yerinde Wiiliam’ın çömezinin “ O zamanlar ben daha Yunanca bilmiyordum, ama üstadım onun Lucianus adında birinin kitabı olduğunu ve eşeğe dönüştürülen bir adamın öyküsünü anlattığını söyledi. Apuleius’un, genellikle çömezlerin okumaları öğütlenen buna benzer bir masalını anımsadım o zaman.” der.
“ O gün güldürüler değil, gülmenin caiz olup olmadığı tartışılıyordu.” dedi Jorge alnını kırıştırarak…
“Ha” dedi William…
Gülme üstüne konuşuluyordu,” dedi Jorge tersçe. “Güldürüler, kâfirler tarafından seyircileri güldürmek için yazıldı; iyi de olmadı. Efendimiz İsa hiç güldürü ya da masal anlatmadı; o yalnızca cenneti nasıl elde edeceğimizi bize öğreten açık seçik meseller anlattı.”
“Sorabilir miyim,” dedi William, “İsa’nın gülmüş olabileceği düşüncesine niçin bu kadar karşısınız? Gülmenin tıpkı banyo gibi bedendeki sıvıları ya da bedenin öteki sayrılıklarını, özellikle nedensiz can sıkıntısını sağaltmaya yarayan iyi bir ilaç olduğuna inanıyorum ben.”
Jorge, “Aquino’lu da üzüncü dağıtmak için banyoları salık verir; gözüpeklikle ortadan kaldırılabilecek bir sayrılığa dönüştürülemediği zaman kötü bir duygu olabilir üzünç. Banyolar bedendeki sıvıların dengesini yeniden kurar. Oysa gülme bedeni sarsar, yüz çizgilerini bozar, insanı maymuna benzetir.”
“Maymunlar gülmez; gülmek insana özgüdür; insan ussallığının belirtisidir.”
“Söz de insan usunun belirtisidir, ama sözle Tanrı’ya küfredilebilir. İnsana özgü olan her şey ille de iyi değildir. Gülmek delilik belirtisidir. İnsan güldüğü şeye inanmaz, ama ondan nefret de etmez. Bu yüzden kötü bir şeye gülmek, onunla savaşma isteği duymamak anlamına gelir; iyi bir şeye gülmekse, iyiliğin kendiliğinden yayılmasını sağlayan gücü yadsımak demektir.
Umberto Eco’nun romanında kahkaha, yalnızca bir duygusal tepki ya da mizah aracı değil; aynı zamanda bir direniş biçimi, düşünsel özgürlüğün simgesidir. Romanın merkezine yerleştirilen Aristoteles’in kayıp Poetika cildi, kahkaha ve komedinin felsefi savunusunu içerdiği için tehdit unsuru olarak görülür. Çünkü kahkaha, dogmayı kırar, mutlaklığı sarsar ve korkunun iktidar üzerindeki gücünü azaltır.
Manastırın muhafazakâr ve otoriter sakini Jorge de Burgos, kahkahayı sapkınlık olarak görür; çünkü ona göre Tanrı’nın dünyasında alaycı bir bakışa yer yoktur. Oysa kahkaha, insan aklının eleştirel enerjisidir. Komedi, korkuya karşı özgürlüğün dili olabilir. Bu nedenle Eco, mizahı yalnızca bir tür olarak değil, entelektüel bir özgürlük aracı olarak sunar.
Kahkahanın bastırılması, yalnızca bir jestin engellenmesi değildir; bu, düşünmenin, sormanın ve sorgulamanın da bastırılması anlamına gelir. Jorge’nin bu kitabı yok etme arzusu, yalnızca bilgiye değil, o bilginin doğurabileceği şüpheye ve neşeye karşı da bir savaştır.
Eco burada açıkça bir soru yöneltir: Hakikat, yalnızca ciddiyetle mi kavranır? Yoksa ironi ve kahkaha da hakikatin yollarından biri olabilir mi?
Bu bağlamda roman, kahkahayı yalnızca bireysel bir eylem değil, otoriteye karşı bir düşünsel direniş biçimi olarak işler. Böylece Eco, hem felsefi hem politik düzeyde kahkahayı özgürlüğün bir formu olarak konumlandırır.
ECO’NUN POSTMODERN ANLATISI VE GÖSTERGEBİLİMSEL YAPI
Eco’nun bir göstergebilimci ve akademisyen olarak roman yazması, Gülün Adı’nın biçimini doğrudan etkiler. Roman, yalnızca bir olay örgüsü değil; aynı zamanda dilin, anlamın ve yorumun doğasına dair bir metinlerarası sorgulamadır. Postmodernizmin temel öğelerinden biri olan metinlerarasılık, romanda çok sayıda felsefi, teolojik ve edebi kaynağa yapılan göndermelerle vücut bulur.
Eco, anlatısında kesin doğrular sunmaz; aksine, anlamın göreceli olduğunu ve her okurun kendi bağlamında yeni anlamlar inşa edebileceğini ima eder. Bu çok katmanlı anlatım, okuyucuyu sadece pasif bir izleyici olmaktan çıkarır; onu, anlamı kuran aktif bir özneye dönüştürür.
Romanın başlığındaki “Gül” metaforu da bu bağlamda önemlidir. Gül, hem Hristiyanlıkta hem Batı kültüründe çoklu anlamlarla yüklüdür: aşk, güzellik, geçicilik, gizem, acı, hatta inkâr. Ancak roman boyunca bu gülün ne olduğu tam olarak açıklanmaz. Böylece Eco, anlamın peşinden gitmenin kendisini, yani “arayışı” ön plana çıkarır.
Göstergebilimsel düzlemde Gülün Adı, göstergelerin ve temsilin yapaylığını sorgular. Dilin, anlamı ne ölçüde taşıdığı ve ne ölçüde perdelediği sorusu, roman boyunca açıkta bırakılır. Bu da Eco’nun epistemolojik kaygılarını ve hakikatin belirsizliğine dair düşünsel konumunu gösterir.
SONUÇ: AD’IN KAYBI, ANLAMIN AĞI
Umberto Eco’nun Gülün Adı romanı, tarihsel bir arka plan içinde felsefi sorularla örülü bir anlatıdır. Roman boyunca okuyucu, bilgiyle iktidar arasındaki ilişkiyi, aklın ve inancın çatışmasını, kahkahanın yasaklanmasını, anlamın çokluğunu ve dilin güvenilmezliğini adım adım izler. Eco, hem bir dedektif romanı yazar hem de okurunu sürekli bir anlam üretimi sürecine sokar.
Romanın son cümlesiyle gelen o meşhur ifade, “Stat rosa pristina nomine, nomina nuda tenemus” – yani “Bir zamanlar gül olan şeyden geriye sadece adı kaldı, elimizde yalnızca çıplak isimler var” – aslında tüm anlatının özüdür. Bu ifade, sadece bir varlığın değil, bir çağın, bir inancın, bir epistemolojinin çözülüşüne işaret eder. Gül, artık yoktur; ama adı, yani gösterge, hâlâ dolaşımdadır.
Bu, Eco’nun postmodern bakışının da özüdür: Hakikat, sabit ve ulaşılabilir bir yapı değil; sürekli ertelenen, yorumla şekillenen, bağlama göre değişen bir olgudur. Gülün Adı, işte bu yönüyle okuyucusuna kolay cevaplar sunmaz; aksine onu sorularla, çatışmalarla ve belirsizliklerle baş başa bırakır.
Sonuç olarak, Gülün Adı, yalnızca geçmişi anlamaya çalışmaz; aynı zamanda bugünün okurunu da bilgiye, dile ve hakikate dair yeniden düşünmeye davet eder. Her sayfası bir düşünce katmanını açar, her karakter bir fikri temsil eder ve her suskunluk bir anlamın izini sürer. Belki de Eco’nun asıl amacı, gülün kendisini değil; onu temsil eden adı, yani insanlığın arayışını görünür kılmaktır.
KAYNAKÇA
Eco, U. (1993). Yorum ve Aşırı Yorum (Der. S. Collini). İstanbul: Can Yayınları.
Eco, U. ( 2025 ) Gülün Adı. İstanbul: Can Yayınları

YORUMLAR