1. yazımızda, Katolik Kilisesi’nin Orta Çağ Avrupa’sında yükselişini, “Tanrısal Otorite” kavramı üzerinden nasıl meşrulaştırdığını ve Haçlı Seferleri gibi tarihsel dönüm noktalarına nasıl zemin hazırladığını tartışmıştık. 2. yazımızda ise, kilisenin seküler otoriteyle kurduğu ilişkiyi nasıl yönettiğini, siyasi iktidar boşluklarını nasıl doldurduğunu ve Hıristiyanlık’ı birleştirici değil, yönlendirici bir aygıta dönüştürme sürecini derinlemesine inceliyoruz. Konstantin’in Milano Fermanı’ndan, İznik Konsili’ne uzanan bu tarihsel süreçte, ruhaniyet nasıl hegemonya kurdu, nasıl politik bir figür haline geldi? Kilise sadece inancı mı temsil etti, yoksa halkın yönelimlerini, korkularını ve güvenliğini inşa eden bir devlet aklı mıydı?
Bu sorulara tarihin içinden birlikte bakıyoruz…
2.1 Tanrısal Otorite ve Katolik Kilisesi
Orta Çağ Avrupası’nın temel özellikleri sıralandığında ön plana çıkan etken Hıristiyanlığın rakipsiz bir güç olmasıdır.[1] Bu bağlamda bakıldığında da papalık Hıristiyanlığın koruyucusu unvanı ile bu dönemin en etkin kurumu halini almıştır. Lakin papalığın ruhani manada elinde bulundurduğu bu güç, seküler dünyanın gerçekleri ve sıkıntıları karşısında kısmen de olsa yeterli otoriteyi kurmakta zorluk yaşamıştır. Bu sıkıntının farkına oldukça hızlı varan Petrus’un Varisleri[2] kilisenin ruhani kimliğini seküler bir propaganda ve güç haline getirmeyi de aynı beceri ile gerçekleştirmişlerdir. Bu duruma en etkili örneklerden biri Antoninus vebası sonrasında kilisenin izlediği anaç tavırdır. Doğu seferinden gelen askerlerin yaydığı söylenen bu vahim hastalık Roma İmparatorluğu’nun yıkılış sürecini hızlandıran meselelerden biridir. Buradaki asıl mesele ise hastalığın neticesindeki sıkıntıların giderilebilmesi adına kilisenin bu durumu lehine çevirerek, bu zor günlerde onlara kucak açmasıdır. Bu yaklaşım kilisenin etki alanını oldukça genişletmiştir. Kilisenin etki artırımında afet ve salgınların bu denli önemli olmasında imparatorluğun halkın derdine çare olamamasının büyük önemi vardır. Bu durum Roma sonrasında gücün kimin elinde toplanacağının büyük bir göstergesidir.[3] Kilisenin bu akıllı politikası süregelen Roma imparatorlarına bu yeni güce izin vermek, uymak hatta tabi olmak zorunda bırakmıştı. Nihayetinde İmparator Konstantin’in[4] dünya yaşamına ilişkin çıkarlarını belirleyen güdüleri onu, şan ve şerefe götürmeye elverişli bir dini kabule yönlendirmişti. Yeryüzünde saltanat sürmek için gökten indirilmiş olduğuna inanmak hoşuna gidiyordu.[5] Bu sayede hem seküler güç ciddi bir dayanak bulmuş hem de ruhani otorite kendine resmiyet kazandırmış oluyordu. Konstantin’in Hıristiyanlığı kabulü meselesi bir diğer kaynakta da şöyle verilmektedir: ‘’…Konstantin Roma üzerine yürüdüğü sırada batan güneşin üzerinde ‘bununla yen’ kelimeleriyle birlikte parlak bir haç gördüğü söylenir. Bu durum imparator ve ordusunda korkuya neden olur. Ertesi gece İsa imparatora görünür ve bir şekil göstererek bu şekil ile bir sancak yaptırması ve düşmana yürümesini söyler. Ertesi gün imparator sanatkarları çağırarak bu tasviri tarif eder ve ancak yapılmasını emreder. Bu sancak labarum adını taşır ve uzunca bir haça benzemektedir… [6]’’ Bu örnekte de Hıristiyanlığın seküler gücü kazanmasında ruhani kimliğin etkileri oldukça ciddi manada görülmektedir. İmparatorluğun Hıristiyanlığı benimsemesi sürecine ciddi bir katkıda batı hükümdarı Gratius’tan gelmektedir. Batı İmparatoru Gratius 382’de Roma’da yer alan Zafer Sunağı’nı kaldırtarak, bir nevi eski Roma inancına savaş açmıştır. Yine aynı Gratius 1000 yıl önceki ikinci Roma kralı efsanevi Numa Pompilus’tan beri kullanılan ‘’pontifex maximus’’ unvanını kendi unvan listesinden kaldırarak, tüm Roma tanrılarını da reddetmiştir.[7]
Katolik kilisesi menşeili bu ruhani otoritenin kurulma süreci oldukça sık dokunmuş ve sağlam temellere oturtulmaya çalışılmıştır. Bu durumun oluşmasında Avrupa’nın antik tarihi de göz önüne alındığında ciddi bir uğraş olduğu su götürmez bir gerçektir. Ruhani otorite bu uzun dönem içerisinde birçok isme ve olayın içerisine dahil olmuştur. Bulunduğu durum içerisinde asla tek öncül olmayan lakin asla da vazgeçilemeyen kimliğine bürünmüştür. Aslına bakılırsa ‘’ruhaniyet’’ Katolik kilisesine kadar ‘’mağrur bir bilgeliğin’’ sembolü niteliğindedir. Kilisenin bu gerçeklikte yaptığı değişiklik ise mağrur bilgelikten hakim güce evirilme gayreti olmuş ve bu bağlamda siyasi erk ile mücadelesini sürdürmüştür. Bu durum Katolik kilisesinin ve fertlerinin artık sadece ruhani yetkililer değil aynı zamanda sekülerizmin, ruhaniyetin koruyucusu olması adına uğraşan emekçiler olduğunun da göstergesidir. Kilisenin istediği noktada manevi otorite maddi iktidarı her zaman kontrol edebilir ve etmelidir ancak kendisi –en azından dışsal olarak- başka hiçbir şey tarafından kontrol edilemez şeklinde tanımlanmaktadır.[8]
Katolik Kilisesi’nin kuruluş döneminden itibaren seküler güç üzerindeki etkisi ve aynı minvalde seküler gücünde Katolik Kilisesi’nin ruhani kimliğine olan ihtiyacı sonucunda ortaya oldukça memnun bir ilişki çıkmış olmaktadır. Bu durum ilerleyen süreçte seküler otoriteyi bir nevi kullanışlı bir edevat haline getirecek olsa da son ana değin, kilisenin birleştirici gücünü kullanmayı seçmiştir. Aslına bakılırsa kilise tam da zamanında ortaya çıkmış ya da çıkarılmıştır. Seküler gücün yaşadığı ekonomik, siyasi ve kimliksel sorunlara karşı mükemmel bir katalizör görevi üstlenmiştir. Ortaya dökülen örneklerde bu durumu kanıtlar niteliktedir. Peki seküler gücün gölgesinde büyümeye başlayan kilisenin kendi gölgesini oluşturmak için ne yapması gerekliydi. İşte bu soru sorulmaya başlayınca akla tek iki çözüm gelmekteydi. İlki kendi içinde çıkacak ikilikler ikincisi ise yeni bir düşman oluşturmak.
-
Katolik Hegemonyanın Doğuşu
Katolik kilisesinin Roma İmparatorluğu tarafından resmi bir hale getirilme sürecine bir önceki bölümde değinilmişti. Bu sürecin kahramanı olarak görmemiz gereken İmparator Konstantin’in Hıristiyanlık meselesindeki izlediği yolun arka planı da oldukça karmaşıktır. Konstantin bu inanç sayesinde imparatorluğunu tek bir ülkü altında toplayacağını düşünerek hareket etmişti. Bu bağlamda Konstantin’i harekete geçiren en önemli olay ise 312 yılında gerçekleşen Milvius Köprüsü Savaşı[9] zaferidir. Konstantin bu zaferden sonra Roma’da ki en etkin unsur haline gelmiş ve Hıristiyanlık dinini de kuracağı bu rejimin çimentosu olmasını istemişti. Konstantin’in Hıristiyanlık’a bu denli önemli bir rol biçmesinde ise imparatorluğun son yüzyılındaki en büyük düşmanı Sasanilerin etkisi büyüktür. İran’daki Sasanilerin Zerdüşt din örgütünü bir imparatorluk vasıtasına dönüştürmesi ve bu sayede nüfuzunu arttırması, Konstantin adına gıpta edilen bir durumdu.[10] Şimdi Konstantin’in elinde de böyle bir güç olabilirdi ama Konstantin belki de bir imparatorluğun kökleşmesinde, Zerdüştlük’ten daha büyük bir güç olmaya aday Hıristiyanlık dininin içyapısındaki ikilikleri gördüğünde hızla önlem alınması ve dikkatli olunmasını çok geç olmadan anlamıştı. Konstantin’in bu bağlamda iki önemli oluşumda büyük bir rol oynadığı görülmektedir. İmparatorluğun batı tarafına hakim olduğunda baskı altındaki Hıristiyanlığı meşrulaştırdığı Milano Fermanı[11] bunun ilk örneğidir. İkinci mesele ise daha büyük önem arz eden 325 İznik Konsil’inin toplanmasına ön ayak olmasıdır. Özellikle bu konsül sayesinde imparatorluğunun iç sorunlarına kesin çözüm parolasını benimsemişti.
İznik Konsili elbette ki, Hıristiyanlık dininin ayrışma ve problemlerine bir çözüm bulma kimliğine sahipti. Bunun yanı sıra konsil, Hıristiyanlığın ilk resmi itikadını ilan etmiştir. Bu sayede Eski Çağ kilise örgütlenmesini disiplin altına almak için bir dizi yasa yayınlamış ve Hıristiyanlar arasında bölünme konusu olan Paskalya gününün tayini adına ortak bir takvim oluşturmuştur.[12] İmparatorun büyük önem verdiği bu konsül için kilisenin otorite ve tek hakimiyet anlayışının da başlangıcı kabul ederek, Katolik hegemonyanın doğuşu diyebiliriz.
SONUÇ
Orta Çağ Katolik kilisesinin hakimiyet mücadelesi oldukça zorlu ve kararlı geçmiş görünmektedir. Bu bağlamda gerçekleşen tüm faaliyetlerin ortak noktasında ise; dönem siyasi erki üzerinde kurulmaya çalışılan hegemonya yer almaktadır. Hıristiyan kavramının ortaya çıktığı andan itibaren kilise için en önemli kıstas bu kavramın ruhaniyetini arttırmak üzere çalışmaktı. Bu durum adına verdiği mücadelenin iki nedeni olduğu ileri sürülebilir. İlki kendisini kabul ettirmek zorunda olduğu Roma İmparatorluğu’nun siyasi, sosyal ve askeri gücüdür. Bu denli güçlü bir erke karşı olmak, amaçlanan Tanrı İmparatorluğu hayalinin başlamadan bitmesi anlamına gelebilir. İkinci mesele ise kilisenin belirli bir noktadan sonra Hıristiyanlığın önüne geçebilmesini sağlamak olmalıydı. Yani asıl olan din değil onun koruyucusu kilise olmalıydı. Bu durum tarihsel sürece bakıldığında İsa’nın gelişini bekleyip geldim dediği zaman karşı çıkan Yahudilerin düştüğü duruma düşmemek adına kurgulanmış olsa gerek. Ruhani olan kilisenin seküler olan karşısında daima etkin olması amaçlanmıştı. Bu amaç uğruna uzun ve zorunlu bir sürece girmeyi de kabul etmişti.
Kilise, İsa’nın çarmıha gerilişinden Milano Fermanı’na kadar geçen süreyi fikrin doğuşu, Milano Fermanı’ndan Haçlı Seferleri’ne kadar olan dönemi fikrin zırha bürünmesi ve seferlerden Fransız İhtilali’ne değin geçen süreyi de fikrin kemikleşmesi olarak görmüştür demek oldukça yerinde olacaktır. Bu süreçlerin hiçbirinde acelesi olmayan kilise aynı süreçler içerisinde neredeyse yok olma tehlikeleri de atlatmıştır. Lakin atlatılan her tehlike tekrar güçlenme sürecinin başlangıcı olarak görülmüştür. Kilise varlığına kast edebilecek her sorunu kendi lehine çevirerek, meşalesini taşıyan bir müridine çevirmiştir. 11. Yüzyılda Normanları kullanarak başlattığı Haçlı Seferleri ya da 16. Yüzyılda adını ve otoritesini okyanus aşırı ülkelere ulaştırmasını sağladığı Portekiz ve İspanya gibi.
Katolik Kilisesi’nin otorite kurma sürecini anlaşılır kılan en nihai sonuçta görmekteyiz ki: Orta Çağ Katolik kilisesi savaş kazanmak için savaş çıkaran, fikrini kabullendirmek için gerektiğinde kendine karşı düşman yaratan bir güçtür. Bu gücün bu denli beslenmesinde de kilisenin bahsi geçen Orta Çağ döneminin sosyolojisini iyi okuyabilmesi gelmektedir. Kilise kendini, Orta Çağ’ın derbeder halkının saplanmış olduğu feodal bataklıktan tek çıkış yolu olarak göstermeyi oldukça iyi başarmıştır. En önemli mottosu olan ‘’Tanrı Böyle İstiyor’’ düsturu da kilisenin halk gözündeki yerini ziyadesiyle arttırmış ve tam da istediği noktaya getirmiştir.
KAYNAKÇA
[1] Karaimamoğlu, Tolgahan, Tanrının Öfkesi, İstanbul, 2023, sy.24
[2] Katolik kilisesinin ruhani lideri olarak seçilen papalar için kullanılan bir tabirdir. Kilise’nin kurucusu olarak kabul edilen Petrus’un halefleri olarak görülürler.
[3] A.g.e sy. 96
[4] Doğu Roma İmparatorluğu’nun kurucusu olarak bilinen I. Konstantin, imparatorluk sınırları içinde yaşayan Hristiyanlara din özgürlüğü tanıması ile de bilinir.
[5] Gibbon, Edward, Roma Tarihi cilt 2, İstanbul 2019, sy. 195
[6] Vasiliev,A.A, Bizan İmparatorluğu Tarihi, çev. Mansel, Arif Müfid, Maarif Matbaası, Ankara 1943, sy. 60
[7] Yavaş, Halil, Orta Çağ Kilise Tarihi, Yeditepe Yayınları, İstanbul,2023, sy.46-47
[8] Guenon, Rene, Manevi Otorite ve Maddi İktidar, çev. Atabaş, Cemal, İnsan Yay. İstanbul 2023, sy.77-78
[9] 28 Ekim 312’de Roma tetrarşisinin iki lideri Maxentius ve Konstantin arasında yapılan savaş. Bu savaşta başarı sağlayan Konstantin tek Roma İmparatoru olma yolunu açmıştır.
[10] İznik Konsili’nin Siyasi ve Entelektüel Tarihi, ed. Kaçar, Turhan, TTK Yayınları, Ankara 2023, sy.2
[11] M.S. 313 yılının şubat ayında ilan edilmiştir. Milano’da bir araya gelen Roma imparatorları Konstanytin ve Licinius tarafından kabul edilen bir belgedir. Özellikle Hristiyanlar için yayımlanan bu ferman, Hristiyanlara ve diğer din mensuplarına seçtikleri bir dine ve mezhebe girme özgürlüğü veriyor, daha önce bu gibi kimseler hakkında alınmış olan bütün zorlayıcı ve önleyici önlemleri kaldırıyordu.
[12] A.g.e

YORUMLAR